Aras Dinçer : Deja Vu

Kategori : Aras Dinçer

Yıl 1999, mekan Şanlıurfa’nın Harran ilçesi… Osman ile hayatımızın ilk toprak rallisine girmenin heyecan ve coşkusuyla, GAP Rallisi etaplarında minik Ford Ka’mız ile ilerliyoruz. O zaman Ka Challenge koşuluyor ve lider gidiyoruz yarışta. Liderliğin de getirdiği şaşkınlık ve şımarıklık ile, Harran etabının finişine birkaç km kala bir virajda yoldan çıkıyoruz. Harran ovadır, bilirsiniz. Her yer alabildiğine düzdür Harran’da. O güzel ova’da, bula bula gidip ancak bir Ford Ka büyüklüğünde olan minnacık bir çukur buluyoruz, kısmetimiz açılıyor, uçkur dokuz yerden çözülüyor gidip o ufacık çukurun içine düşüyoruz. Otomobilin hiçbir şeyi olmamasına rağmen, düştüğü yerden çıkması imkansız olduğu için yarışa veda ediyoruz. Onca düz arazide gidip nasıl bu çukura denk gelebildik diye yıllarca kafa patlattık, sebebini bulamadık.

Böylesine bedevilik insanın başına kaç kere gelir ki diye düşünürken, geçen haftaki Yeşil Bursa Rallisi’nde deja vu olayı hasıl oluyor. Onca su kanalının, banketin, ufak çaplı uçurumların (bir tanesi, Süleyman’ın Escort Cosworth ile bir tarafından düşüp, öteki tarafından çıktığı uçurumdu hatta), eski ismiyle Dağakça etabının sayısız köprüsünün yanından köşesinden gayet güzel dolanıp geçtikten sonra, Doğancı etabının en beylik kavşaklarından birinde, çamura yakalanıyoruz. Kafamı kaldırıp baktığımda, yoldan çıkacağımızın belli olduğunu, ama ilerlediğimiz yönde bir engel, taş veya başka bir şey olmadığını görüp rahatlıyorum. Sonra, Titanic’in önüne çıkan buzdağı gibi, bir çukur çıkıyor otların arasından, ve o çukura çakılıyoruz biz. “Allah Allah, burada çukur mu varmış” diye biraz şaşırdıktan sonra, arabadan inip, çeşitli yöntemlerle kurtulmanın yollarını arıyoruz ama, traktör de dahil hiçbir güç, Evo 9’u çıkartamıyor çukurdan. (Traktörü etabın içine sokmadık tabii). Son arabalar da geçtikten sonra, artık pes edip, bizi kurtaracak olan Land Rover’ı beklemeye başlıyoruz ve çukuru incelemeye geçiyoruz Menderes ile. Çukurumuz, tıpkı Urfa’daki gibi, yine, sadece yarış otomobilimiz alabilecek ölçülerde ve dümdüz toprak bir tarlanın orta yerinde. Etrafı onlarca metre düzlük. Bırak vuracak taşı-kayayı, sopa bile yok etrafta. “Demek ki bende bir sorun var” diye geçiriyorum aklımdan. “Benim arabalarım gidip bu çukurları nasıl bulabiliyor” diye kaderimi sorguluyorum, imanıma sığınıyorum, hatta kuantuma başvuruyorum… “Ben hayatımda hiç normal bir çukura, şöyle boy verebileceğim bir yere düşemeyecek miyim… Ya bir arabalık, kutu gibi yerler oluyor, ya da 45 metre derinliğinde oluyor” diye düşünüp, hayıflanırken, çevre ekiplerden gelen taziye mesajlarını okuyoruz Mendo’nun Blackberry’sinden. Bizi çıkartmak için uğraşan Kadir Akça ve arkadaşlarıyla muhabbet ediyoruz, sonra Land Rover gelip, zar-zor söküyor Evo 9’u çukurdan…

Seyirci etabını saymazsak, sadece 2.5 etap gidebildiğimiz Yeşil Bursa Rallisi’nden, bir yarışmacı gözüyle söyleyebileceklerim bunlar. Bir şey anlamadık, çok kısa sürdü yarış bizim için. Dikkatimi çeken, BOSSEK’in geçen seneye göre işi biraz daha sıkı tuttuğu idi. Artık ralli sporu için hayati donanım haline gelen web sitesinin çalışmaması haricinde, idari bir sıkıntı olmadı. Fakat servis alanının çakıl olması, çoğu kavşakta jandarma olmaması, elbette büyük bir eksiklik. Çakıl zemin, mekanikerlere büyük zorluk yarattığı gibi, güvenlik açısından da büyük tehlike arz ediyor. Otomobillerin krikodan kayma ihtimali artıyor çakıl üzerinde. Keza, en ufak kavşaklara bile hiç olmazsa bir jandarma koymak lazım. Bursa gibi, etrafında yüzlerce köy olan bir yerde, bu şart. Geçen sene insanlar arabalarla etaplarda fink atıyordu. Mesela bizim kaldığımız noktada aynı anda 4 kavşağı görebiliyorduk ve hiçbirinde jandarma olmadığı gibi, tek başına birer gözetmen tutuyordu kavşakları. Yine de biz BOSSEK’ten daha kaliteli organizasyonlar beklemeye devam edeceğiz. Geçmişte bu kulübün neler yapabildiğini gördük çünkü.

Bu sene herkes “Karakova”yı duyunca, haklı olarak “eyvah!” dedi. Çünkü 2003 yılından bu yana çeşitli versiyonlarla verilen Karakova, tam bir biçerdöverdi. Tamamen otomobil kırmaya yönelik eski Karakova’nın  terk edilip, klasik Dağakça etabına dönülmesi, çok doğru olmuş. Hem karakter olarak çok keyifliydi, hem de hiç kırıcı değildi. Diğer etaplarda da 1-2 nokta hariç kırıcı yerler yoktu ve gayet kabul edilebilir seviyedeydi etapların kırıcılığı. Bundan daha azını beklemek oyunbozanlık, mızmızlık olur, sonuçta toprak ralli bu… Çok tartışılan su geçişi konusunda, insanlar neden bu kadar mızmızlanıyor, anlamıyorum. Ateşten çemberin içinden geçmiyorsunuz, su bu… Derin su geçişleri dünyanın her yerinde var. Arjantin’de yarışanlar ne yapsınlar? Her etapta en az 5 dere geçiyor adamlar. Eğer su derinse, sabırlı olup, ona göre geçmek lazım. Yoksa elbette sorun yaşarsınız. Biz de biraz zaman kaybettik suda, ama en azından yavaş girdik. Çünkü hızlı girildiğinde ne olacağı belliydi. Bile bile lades demenin anlamı yok. Zaten kalan hiç kimse suçu suya atmıyor, “hayvan gibi girdik, kaldık” diyorlar… Yarıştan  önce yağan yağmur etapları yeryer oldukça kayganlaştırdı ve zemini çamura çevirdi. Ama bu zeminde yarışmak da çok ayrı bir keyifti. “Aman çamur oldu, yollar kaygan, ben giremem, ben gidemem” diyen arkadaşlara, boşyere benzin yakmamalarını ve izlemelerini öneriyorum. Rallide bu da var, Abdi İpekçi’de basketbol oynar gibi ralli yapılmaz, yeri gelecek çamur da olacak, kar da… Biz de çamura yakalanıp kaza yaptık, ama zemine suç atmanın anlamı yok… İyi ki de geç yapıldı yarış diyorum şimdi, çok daha keyifli oldu çamur üzerinde gitmek. Sonuç olarak gerek etapların karakteri, gerekse hava şartları, uzun zamandır almadığımız türden bir keyif almamızı sağladı yarıştan…

Bu yarış aferin alanların başında Uğur Soylu-Fatih İnan geliyor –du-. Son etap hariç. Son etaba kadar, kafaya gidenlere kafa tutan süper bir tempo ile giden Uğur, ne hikmetse son etapta gidememiş, normal dışı, tuhaf bir zaman kaybı var. Bu yarış sanki hem Takımlar Şampiyonası’na, hem de Gençler Şampiyonası’na ince mapping ayarı çekildi… Facebook’da konuyla ilgili iletiler hasıl oldu filan… Yeri gelmişken, ben facebook kullanmadım, kullanmıyorum, kullanmayacağım… Israrla “gel, gir” diyen arkadaşlara teşekkür ediyorum ama, haz etmiyorum ben facebook olayından… “Girmiyorsan nereden gördün Yeşil Bursa iletilerini” diyenler olabilir haklı olarak, kullananlar var etrafta, onlar sayesinde gördüm… İyi gidenleri saymaya devam edelim, Vedat Diker’e dikkat! Vedat Abi, çoğumuzun yaşı kadar bu sporu yapmıştır. Su geçişinde dakikalarca beklemeseydi, ilk 5’e girebilecekti Vedat Abi. Özen de, Bora ile yarışmaya başladığından beri daha iyiye gidiyor. Tecrübesinin yettiği kadarıyla, istikrarlı gitti, macera aramadı ve 5. oldu.

Yarışın bedevilerine gelince… Serkan Yazıcı-Kaan Özşenler eksik antrenman kurbanı mı oldular, bir anlık gaflete mi düştüler, anlayamadım. Serhat-Ünal Hocalar da su geçişinde perişan oldular, karizmayı çizdirdiler. Bu berbat sezonu çabuk atlatırlar umarım. Su geçişinin diğer kurbanları Koray ile Yavuz ve hem antrenmanda hem de yarışta aynı yerde kalan Süheyl Abi oldu…

Yağız ve Bahadır’ın şampiyonluklarını da kutlamak lazım. Yağız son üç senede 10 gömlek yükseltti kendisini. Umarım bu ivmesi devam eder ve yurtdışı arenalarda onu destekleme şansımız olur. Nasıl ki, Peugeot İngiltere, Skoda’nın çeşitli ülkelerdeki ithalatçıları, hatta Türkiye Peugeot bunu yapıyorsa, Ford Türkiye’nin de bu fırsatı değerlendirmesi gerekir. Üstelik pilot koltuğunda, gerçekten bir şeyler başarabilecek bir pilot oturuyor olacak eğer bu gerçekleşirse…

Bu haftanın bir başka güzel olayı, Paris-Pekin Rallisi’nde Ahmet Öngün-Erdal Tokcan ikilisinin aldığı Genel Klasman ikinciliği idi… Bir Türk takımının hazırladığı, tek yerli otomobil markamız Anadol ile gelen bu başarının yankısı bir yana, proje kapsamında çocukların eğitimi için yaratılan kaynak da, bir başka olumlu tarafı oldu bu işin. Ahmet Öngün, Erdal Tokcan, Teknik Motorspor ekibi ve katkıda buluna tüm sponsorlara tebrikler… Ne Anadol’muş!

Mardin’in güzel ambiansında tekrar buluşmak dileğiyle…

Hatalıysam: arasdincer@rallidergisi.com

Bir Cevap Yazın

Son Haberleri :

Yukarı Git
%d blogcu bunu beğendi: